7 Ekim 2009 Çarşamba

SUÇ VE SUÇLULUK SORUNU

1.1. Tarihsel Gelişim
Yüzyıllardan beri suç ve suçlu davranışları gerek bireyleri, gerekse toplumları düşündürmüş ve uğraştırmıştır. Eskiden beri bazı etmenlerin suça yöneltici etkileri dikkat çekmiş bulunuyordu. Örneğin; Sokrates, binlerce yıl önce, suçluluk ile ilgili gözlemler yapmıştır. Platon, Kanunlar adlı eserinde suçu ruhun bir tür hastalığı olarak saymış ve bunun üç kaynağı bulunduğunu belirtmiştir: İhtiraslar (istek, arzu, kıskançlık, hiddet v.b), zevk aramak ve cahillik. Platon’a göre ceza suçluyu aydınlatarak ıslah eder ve onun üzerinde, hiddet, zevk arzusu vb. gibi etmenlerin kurduğu baskıların ancak aydınlanma yoluyla yok edilebileceğini ifade etmiştir .
Hippocrate, Platon ile beraber adeta “Suç Antropolojisinin” varlığını ilk defa hissetmiş bir düşünür olarak kabul edilmelidir. Çünkü Hippocrate, sosyal şartları kabul etmekle beraber, beden biçimleriyle karakter ve suç arasında ilişkiler olduğunu sezmiştir. Aristo ise, suçluları toplum düşmanları saymış ve onların merhametsizce cezalandırılmaları gereğini savunmuştur. Aristo sefaletin, ihtilale ve suça sebep olduğunu iddia etmiştir. Aristo, suç işlemenin sebeplerini; sefalet, ihtilal gibi sosyal şartlarda bulur. Bu açıdan Aristo’yu suç nedenlerini bireyin dışında ve sosyal çevrede ve çevrenin değişikliklerinde aradığından, “suç sosyolojisinin” kurucusu, ilk öncüsü sayan görüşler oldukça yaygındır. Ortaçağda, Thomas d’Aquin, insan ihtiraslarında suçların çoğunun kökenini görmüş ve sefaletin suça sebebiyet verici bir etmen olduğunu da belirtmiştir. Suçun sosyolojik etmenleri üzerindeki çalışmalar ise 19. yüzyılda Tarde, Lacassagne ve Joly tarafından yapılmıştır.
Ayrıca Suç Antropolojisi ve Sosyolojisi alanında Lombroso, Ferri ve Garofalo çok büyük eserler ve çalışmalar kaydetmişlerdir. Yirminci yüzyılda ise


suçluluğun sosyolojik görünümünün incelenmesi bir Amerikan yaklaşımı olmuş olup, Sutherland, Sellin, Cohen gibi yazarlar suçun oluşmasında öğrenme, kültür çatışması, suçlu alt kültürünün etkileri üzerinde durmuşlardır.
1.2. Suç Kavramının Kaynağı ve Gelişimi
Suç denilen olaya, yani belirli hareketlerin yasak fiillerden sayılmaları ile bunları işleyenlerin çeşitli tepkilere konu olmalarına, devlet müessesesi şeklinde gelişmiş insan toplumlarının meydana çıkışından çok önce bile rastlanmıştır. Aslında Suç her tür sosyal yapıda var olduğu görülen ve kamu güvenliği için kontrol altına alınması zorunlu olan sosyal, psikolojik, ekonomik ve hukuki yönleri olan bir kavramdır. Tarihte hiçbir toplum yoktur ki, orada belirli fiiller yasaklanmamış ve bunun karşılığı olarak ceza müeyyidesi var bulunmamış olsun. Suçlar toplumların sosyal, ekonomik ve manevi şartlarına göre şekillenmiştir. Suç fikrinin kaynağında, toplum düzeni esas olmaktadır. Toplumbilim (sosyoloji) kişinin, iştirakçisi olduğu toplumun bilinçli bir üyesi olabilmesi, toplumsal kültürün gereklerine göre hareket edebilen bir kişilik kazanabilmesi için, sosyalleşmenin gerekli olduğunu belirtmektedir. Sosyalleşmenin gereğine uygun olarak gerçekleşmesi zorunludur. Sosyalleşmede ise başta gelen araç cezalandırma ve ödüllendirmedir.
İnsanlar ilkel devirlerde her şeyde bir ruh ve canlılık görmüş ve belirli fiil ve hareketlerin icra edilmemesine ilişkin emirleri, tabuların emri saymışlardır. Kötülük yapanları veya yapanları cezalandırmayanları sözü geçen kuvvetlerin, tabuların şiddetle cezalandıracaklarına, felakete uğrayacaklarına inanılmıştır. Fakat bazı hallerde ilahların, tabuları ihlal edenleri hemen cezalandırmadıkları görüldüğünden toplumun müdahale ile kuralı ihlal edeni cezalandırması zorunlu sayılmış ve böylece toplumun felaketlerden, kıtlıktan korunabileceği kabul edilmiştir. Sonradan suç, dini esaslarla tanımlanmış, topluma zarar veren fiil ve hareketlerin aynı zamanda birer günah teşkil ettiği ve Allah’ın iradesine karşı olduğu kabul edilmiştir.

18. yüzyılın başlangıcından itibaren suç fikri laikleşmeye başlar ve suçun zarar veren kişi ile toplum arasındaki ilişkilerde aranması gerektiği fikri ortaya çıkar; bu düşünce kısa bir süre içinde yaygınlaşır. Gelişme, bazı yazarlarca, rasyonel bir suç
kavramına yönelinmesi olarak ifade edilmiştir. Kanun koyucular, bugün, genel olarak, kamu sağlığını, güvenliğini ve tabiî kaynakları korumak, iş ve ticaret alanında uygunsuz ve hileli uygulamaları önlemek, devlet gelirlerini korumak maksatları ile suç koymaktadır. Günümüzde genel ahlâk ve âdabı korumak amacı ile suç koymak söyle dursun, hatta, bu konuda bazı fiilleri suç olmaktan çıkarmak (decriminalisation) yada bazı fiilleri sadece idari tedbir ve müeyyidelerle karşılama (dépenalisation) yolu tutulmaktadır. Ancak kanun koyucunun belirli suçları yaratmak için koyduğu kanunların başarılı olabilmesi ve uygulanabilmesi kamuoyunun bunları tutmasına bağlıdır. Yeni suç koyan kanunların, çok kuvvetli olarak, kamuoyunca desteklenmesi gerekir. Bu sebeple esasında öteden beri var olan bir örf ve âdete dayanan kanunlar çok daha başarılı olarak uygulanırlar. Bütün bunlar toplum düzeninin sağlanmasına esas olarak yapılmaktadır.
1.3. Suçun Tanımı ve Suç-Suçluluk Olgusu
Suç sosyal problemlerden biridir. Sosyal sistem içinde var olan değerlere aykırı davranışlarda bulunmak, sosyal problemlerin ortaya çıkmasına neden olur. Gerçekte suç olgusunu izah edebilmek için toplum içindeki mevcut sosyal problemleri bilmek gerekir. Suç ile diğer sosyal problemler arasında yakın bir ilişki vardır. Özellikle bazı sosyal problemler sonucu suç işleme oranları artmaktadır. En genel anlamda suç toplumda yürürlükte olan normlardan bir sapma olarak tanımlanmaktadır.
Diğer bir deyişle suç diğer sapma davranışları gibi toplumun değer ve normlarından sapan bir eylemdir. Fakat suç kanun koyucuları tarafından ceza yaptırımı ile belirlenmiş olduğundan dolayı diğer sapma davranışlarından ayrılır. Bu çerçevede kanun koyucuları toplumda normal olarak kabul edilen davranış standartlarını ihlal edenlere karşı kanunlar çıkarırlar. Yasal açıdan bakıldığı zaman suç mevcut hukuk kurallarının ihlal edilmesi olarak tanımlanabilir. Ceza Hukuku’nun verdiği tanıma göre, suç, kanunların cezalandırdığı harekettir. Buna koşut olarak teknik açıdan suç yetkili mahkemenin ceza kanununa aykırı bulduğu bir eylem demektir. Sosyal problemler kapsamında yer alan tüm sapmış ve suç sayılan davranışlarda, belli sosyal değer ve normların bozulması söz konusudur. Seligman ve Johnson ise, küçük ya da büyük bir sosyal grubun üyeleri tarafından iyi ve yararlı diye kabul edilmiş bulunan inançların, geleneklerin, adet ve törelerin, kurumların dayandıkları kurallara aykırı olarak islenmiş bulunan antisosyal bir davranışın suç olarak kabul edileceğini vurgularlar. Bu bağlamda tıpkı sapma davranışları gibi suçlar da, sosyal değer ve normların kimler tarafından ihlal edildiğine göre yorumlanabilmektedirler. Kısacası, modern toplumlarda önemli normlar, kanunlar (laws) olarak yazılı hale getirilmiştir. Bu çerçevede ciddi sapma davranışları suç olarak düşünülmüştür. Bu nedenle toplumun hoşgörü sınırını asan bir sapma davranışı özelliği taşıyan suç, bir sosyal problem olarak görülmüştür.
Suç ve suçluluk olgusunun tarihi seyrine bakıldığında, insanların “ilkel topluluklar” halinde yaşamaya başladıkları anlarda görülmektedir. İlkel topluluk hayatının ortaya çıkardığı sosyal yapının çözülmesi daha karmaşık ilişkilerle örülü yeni sosyal yapıların orta-ya çıkması, suç teşkil edecek davranışların ve cezaların farklılaşmasına neden olmuştur. Yeni üretim biçimleri, mülkiyet, inanç sistemleri ve değerlerdeki değişmeler suç ve ceza konusunda da birtakım değişmenin yaşanmasını gerekli kılmıştır. Bu durumda, hangi davranışın suç kapsamına girdiği, hangilerinin girmediği; suç olarak nitelendirilen davranışların ne tür bir yaptırımla karşılaşacağı konusunda farklı değerlendirmelerin doğmasına neden olmuştur. Bu değişmeler kullanılan ölçütlere ve bakış açılarına göre, aynı zamanda farklı toplumların değerler sistemi açısından ele alınarak tanımlanmıştır.
Jhering’e göre suç, “toplum halinde yaşama şartlarına yönelmiş her türlü saldırıdır.” Bu genel tanımlamaların yanında, daha açık ve daha net bir tanımlamayı Durkheim yapmaktadır. Ona göre suç, “kolektif bilincin kuvvetli ve belirmiş tutumlarını ihlal eden fiiller” olarak tanımlanır. Bu tanımda suç, sosyolojik manada toplumun ortaklaşa
oluşturduğu sosyal bilincin belirlediği davranış tiplemelerine aykırı düşen davranışlardır. Başka bir ifadeyle, toplum tarafından ortaya konan kuralların bozulması halinde ortaya çıkan durum, suç olarak değerlendirilmektedir. Tosun’a göre, ise suç “işlenmesi yasak edilmiş ve ceza müeyyidesi (yaptırım) ile tahdit altına alınmış fiillerdir.”
Bir davranışın suç sayılabilmesi için belirli unsurların bulunması gerektiği düşüncesinden hareket eden Sutherland, bu unsurların neler olduğunu şu şekilde ifade etmektedir.
1. Bütün grup veya bir grup içerisinde siyasal bakımdan önemli olan bir alt grup tarafından takdir edilen bir değer,
2. Toplumlarda bir yer teşkil eden küçük bir grubun, kültürel bakımdan diğer bir grup ile anlaşmazlık içinde bulunması, dolayısıyla söz konusu olan değeri ya hiç takdir etmemesi ya da az takdir etmesi ve böylece o değeri tehlikeye sürüklemesi,
3. Değeri takdir etmeyenlere karşı usulünce uygulanan bir yola başvurulması. Bu üç unsur etrafında oluşturulan tanımlamada, toplum içerisinde ağırlıklı söz sahibi durumunda bulunan grubun suça ilişkin davranışları belirlediği açıkça görülmektedir.
Başka bir tanıma göre ise suç, “halkın güvenliğini korumak için devletçe yayımlanan ve ceza tahditini taşıyan bir konunun, sorumlu bir kişi tarafından, icrai ve ihtimali olabilen bir hareketle ve bir hak veya vazifeye dayanmaksızın ihlal edilmesidir.” Uma’ya göre bir suçun doğabilmesi için şu genel unsurlar zorunludur. Kanuni unsur, maddi unsur ve manevi unsur. Ancak bu genel unsurların yanısıra zaman zaman özel unsurlara da gerek vardır. Beccaria’nın şu tanımı biraz daha sosyolojik motiflere bürünmüş gözükmektedir : “Suçların bir kısmı doğrudan doğruya ve kati bir şekilde cemiyetin yahut da bu cemiyeti temsil edenin mahvedilmesi gayesine matuf (yöneltilmiş) olmaktadır. Diğer bir kısım suçlar ise ya vatandaşın hayatına, yahut mallarına, yahut da şeref ve haysiyetine bir tecavüz teşkil ederler ve nihayet bir kısım suçlar da vardır ki, bunlar amme saadet ve selameti için ceza kanunun emir ve nehyettiği (yasakladığı) hususlara taarruz teşkil eyleyen fiillerdir.” Beccaria’nın en önemli etkisi, yasaların tarafsız ve yasalar önünde tüm vatandaşların eşit olması ile ilgili görüşleri yolu ile olmuştur .
Suç olgusunu sosyolojik açıdan ele alıp tanımlamaya çalışan Uluğtekin, “Suç niteliği bakımından toplumsal yapıdaki düzensizliği, bireyler ve tabakalar arasındaki çatışmayı en açık ve kesin bir şekilde yansıtan, bireyler ve toplulukların toplumsal kurumlar ve değerlere olan hoşnutsuzluğunu gösteren toplumsal hastalık belirtisidir.” Bu tanımlamada dikkati çeken ve üzerinde durulması gereken hususlar, tabakalar arası çatışma ile toplumsal hastalık kavramıdır. Bir davranışın suç olarak nitelendirilebilmesi için mutlaka tabakalar arası çatışmanın bulunması gerekmeyebilir. Pekala, tek bir tabaka içerisinde bulunan kişilerin suç niteliği taşıyan davranışlarına rastlanabilir. Bu durumda suç olgusunu tabakalaşma biçimlerine göre ele almak bilimsel açıdan tartışılabilir. O halde suç göreli bir kavramdır. Suç oluşturan fiiller toplumdan topluma ve ayrı toplumda da zaman içinde farklılık gösterebilir.
Ayrıca, suç olgusunu sosyal bir hastalık olarak nitelendirmek her zaman geçerli olmayabilir. Suç olgusunu sosyal hastalık olarak değerlendirmek, aynı zamanda insanı idealleştirme ve melekleştirmeyle eş anlama gelir. Çünkü, toplumu fertlerden bağımsız ve yaşanılan gerçeklerin ötesinde bir varlık alanı olarak ele almak bir paradoks yaratacaktır. Ancak o zaman rastlanan numune tiplerde suç, bir alışkanlık haline gelmiş davranışlar olarak ortaya çıkabilir.
Buna ilaveten, sosyal ilişkilerin yüzeyselliği ve toplum içerisindeki çözülmeler, anomik eğilimlerin birer sonucu olarak ortaya çıkabilir. Sonuç olarak suç, sosyal hayatın ortaya çıkardığı normalden sapar davranışlar olarak tanımlanmaktadır. Bu normal ya da anormal davranışların neler olduğu ise, toplumların sosyal yapılarına, kültürel özelliklerine ve inanç sistemlerine göre değişebilmektedir. Bu nedenle, her toplumda sosyal bütünlüğün korunması ve üyeler arası çatışmaların önlenebilmesi için bütün toplum tarafından kabul gören farklı kurallar geliştirilmiş ve bu kurallar çerçevesinde davranış kalıpları oluşturmuştur. Bunun yanı sıra, toplumların sosyal gelişme süreci içinde, bir dönemde suç olarak tanımlanmayan bir davranış daha sonra yasalarda suç olarak tanımlanabilir. Ancak, sosyal değişme toplumsal ilişkileri değişime uğrattıkça yeni suç teşkil edecek davranışlar ortaya çıkmış, önceden suç sayılan davranışlar meşruluk kazanmıştır. Buna paralel olarak yeni yasaklar ortaya konmuş ve insanın hareket alanı sınırlandırılmıştır. Bu tanımların ve bilgilerin ışığında suç olgusunun belirgin özellikleri şöylece özetlenebilir:
a) Bir olgu olarak suç, evrensel bir nitelik taşır,
b) Zaman ve mekana bağlı olarak bir biçim değişikliği gösterir,
c) Suç, göreli bir özellik taşır ,
d) Zaman zaman ferdin kimliğinde kendisini göstermesine karşılık toplumsal bir olgudur,
e) İnsan-doğa ve insan-insan ilişkileri sonucu ortaya çıkar,
f) Her sosyal hayatta değişik biçim alır,
g) İşlevsel ve işlemsel yapısı gereği birden çok kişiyi etkileyen davranış sürecidir.
Bu şekilde suç ve suçluluk tanımlarının ortaya konmasıyla, suçun yapısı ve toplumsal yapıda meydana getirdiği etkileri aşağıdaki gibi belirtebiliriz.
1.4. Suç ve Suçluluğun Toplumsal Yapıya Etkileri
Suç ve suçluluk olgusu, sosyal yapıdan bağımsız olarak düşünülemez. Her ne kadar bazen suç işleyen fertlerin doğuştan itibaren taşıdıkları zihni bozukluklar zamanla suç kapsamına girebilecek davranışların icra edilmesine neden oluyorsa da, bu kişilerin rahatsızlığı dolayısıyla bir cezai müeyyide uygulanmamaktadır. Bunun dışında, gerek sosyo-ekonomik ve gerekse siyasi-kültürel şartlar, ferdin suç işlemesini gerekli kılabilir. Ferdin doğup büyüdüğü ailede ilişkilerin tatminkar olmadığı; anne-baba arasındaki çatışma, ya da ilişkilerdeki çelişkiler ve ailenin gerekli fonksiyonları yerine getirememesi, ferdin suç işlemesinde etkili olabilmektedir.
Diğer yandan, toplumda ortaya çıkan sosyal ilişkilerdeki çözülmeler ve sosyal bunalımlar, yine ferdi suça itebilmektedir. Sosyal ilişkilerdeki düzensizlikler değerler sistemindeki değişmeler, yeni davranış kalıplarının ortaya çıkması sonucunda ferdin kendisini bu yeniliklere adapte edemediği anda suç teşkil eden davranışlara başvurduğu da belirtilmelidir. Özellikle, günümüzün endüstri toplumlarında yüz yüze ilişkilerin kaybolduğu,
yerine ikincil ilişkilerin olması insanlar arasındaki dayanışma ve ortaklaşa duyguları paylaşma gibi insan psikolojisini önemli ölçüde etkileyen faktörleri ortadan kaldırdığı için, insanı yalnızlığa itmekte; bu yalnızlık içerisinde uzun süre çıkış yolu arayan fert zaman zaman sapma davranışlarında bulunmaktadır. Endüstri toplumuna ana şeklini veren teknolojik yenilikler sonucunda, insan emeği dışlanmakta, insan boş bir zamanla karşı karşıya bırakılmaktadır. Bu boş zaman içerisinde kendisini eğlendirecek uğraş bulamayan insan, yine sapma davranışlara yönelmektedir.
Özellikle gelişmekte olan toplumlarda, eğlence alanlarının azlığı ya da ferdin zamanını doldurabilmek bakımından imkanların yetersizliği ferdin davranışında somutlaşan bir başkaldırıyla karşılanmaktadır. Toplumun kalkınma düzeyi ve siyasi istikrarı da suç olgusuna etki etmektedir. Geçimini temin edemeyen fert, birtakım ihtiyaçlarını karşılayabilmek için gayri meşru yollara başvurmaktadır. İş alanlarının azlığı ve gelişen teknolojik imkânlar bireyi üretim dışı bırakmamakta, üretim faaliyetlerine katılamayan insanlar bir geçim kavgasına girişmekte; bunu meşru yoldan elde edemediği taktirde suç işleyebilmektedir.
Bunun yanında toplumdaki örgütlenmelerin beklentilere cevap verememesi, kurumlar arası ilişkilerin bozukluğu, siyasi otoritenin yetersizliği de ferdin suç işlemesi için bir sebep oluşturabilir. Öte yandan, kültürel öğelerin değişime uğraması ve toplumda hakim bulunan değerler sisteminin etkisini kaybetmesi yine ferdin boşlukta kalmasına ve sapma davranışlarda bulunmasına neden olabilir. Suç olgusu, gelişmekte olan toplumlarda olduğu kadar gelişmiş toplumlarda da varlığını sürdürmektedir. Gelişmekte olan toplumlarda fert ihtiyaçlarını karşılayamadığı ya da isteklerine ulaşamadığı için suç işlerken; gelişmiş toplumlarda istediği şeyleri gerçekleştirme gücüne sahip olduğu ya da gerçekleştirdiği için ye-ni arayışlar içine girmekte ve sapma davranışlarda bulunmaktadır. Burada suçun niteliği değişmektedir. Hızlı sosyal değişme, sosyal yapıların çözülmesine neden olmaktadır. 20. yüzyılın endüstri toplumlarının en belirgin özelliklerinden birisi, büyük oranda kentleşme eğiliminde olmasıdır. Bu kentleşme olayı, bir yandan kentli nüfusun bütün ihtiyaçlarına cevap vermek, öte yandan kentte yeni sistemleşmiş ilişkilerin ortaya konmasını gerekli kılmaktır.
Kentin beklentilere cevap verememesi ya da kendine has ilişki sistemleri oluşturamaması halinde birtakım normal dışı davranışların artmasına neden olmaktadır.
Bu kentleşme sürecinde önemli bir yere sahip olan göç olgusu, kentsel yapıdaki bozulmalara ivme kazandırmakta, anormal davranışların çoğalmasına kaynak sağlamaktadır. Kırsal yapıda gözlenen çözülmeler kır nüfusunun, köy ilişkiler sistemiyle birlikte kente dalgalar halinde akın etmesine neden olmaktadır. Davranış kalıpları ve ilişkiler sistemi oldukça farklı olan bu iki yapı bir araya geldiğinde belli bir süre bir boşluk yaşanmaktadır. Bu durumda köyden gelip kent hayatına ayak uyduramayan insanlar, anormal davranışlara başvurmaktadır. Ayrıca, kırsal yapıdan kopup kente gelen insanların hayal kırıklığına uğraması, saldırgan bir tutum içerisine girmesine neden olmaktadır. Sonuç olarak suç olgusu, hangi yönden ele alınırsa alınsın; sosyal ilişkiler bütününden bağımsız olarak değerlendirilemez. Daha açık bir ifadeyle, suç olgusu, sapma davranışlarının karşısında normal davranışların ölçü olarak ortaya konduğu toplum gerçeğinin bağımsız olarak ele alınıp tek başına bir varlık alanı olarak nitelendirilemez.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder